Chp kurultayından beklentiler

Hacı Hüseyin Kılınç

1-6 Nisan günü Ankara’da toplanacak CHP kurultayı asıl olarak iktidardan gelmesi muhtemel bir yargısal operasyonu bertaraf etmek için toplanıyor. Anlaşılan o ki Erdoğan rejimi CHP’yi düşman-öteki yapmış görünüyor. Siyasal meşruiyetini kaybeden, dürüst ve adil seçimlerle bir daha seçim kazanabilmesi neredeyse imkânsız hale gelen iktidar, CHP içindeki tartışmaları azdırarak, bu parti etrafında toplanabilecek güçleri dağıtarak ve partinin Cumhurbaşkanı adayını adaylık koşullarını taşımaktan mahrum bırakarak, olmadı cezaevine yollayarak hedefine doğru ilerlemek istiyor. Ancak 19 Mart darbesi ile CHP’yi içine doğru sürüklemek istediği türbülans geri tepmiş görünüyor. Milyonlarca insan, ama özellikle sadece CHP’lilerden ibaret olmayan milyonlarca insan, 19 Mart darbesinin amaçlarını iktidarın tahmin ettiğinden çok farklı okuyarak tepkilerini eylemli bir biçimde sokaklarda gösterdi. Dolayısıyla darbe geri püskürtüldü ve ilk raunttan iktidar beklediğini alamadı.

2-Bizansta oyun çoktur diye bir söz vardır. Bu söz gücünü ve haşmetini kaybeden iktidarlar için kullanılır. Artık gücünü kaybeden iktidarlar, ancak alavere-dalavere ile ayakta kalmaya çalışır. Erdoğanist rejimde artık gücünü sandıktan alma kapasitesini kaybettiğine inandığından alavere- dalavere ile iktidarını sürdürmeye çalışıyor. Devletin tüm kuvvetlerini tek bir merkezde topladığından ve klasik kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırdığından, ömrünü devlet aygıtlarını hukuksuzluklarına alet ederek uzatmaya çalışıyor. CHP’nin 19 Mart darbesine kadar bu durumun farkına varamaması iktidarın en büyük sermayesiydi.

3-Seçmeni ve ona umut bağlayan daha geniş çevrelerce muhasara altına alınmadığı müddetçe bu parti hep bir hizipler partisi oldu. Hizip daha geniş bir kitleden kendi tekil çıkarları ile ayrılan, bölünen anlamına gelir. CHP içindeki ekip dizilişleri de hep hizipsel asabiyeler etrafında kuruldu. Cumhuriyetçi kitlelerin yegâne adresi olma vasfına sahip parti, hiçbir şey yapmasa dahi, potansiyel olarak her dört seçmenden birinin oyunu alabilme şansına sahipti. Bu ise CHP’deki siyaset sınıfı için yeterliydi. Geleneksel CHP kitlesinin partinin başında kimlerin olduğunu sorgulamaması, partide siyaset yapan profesyonellere hiçbir partide benzerine rastlanamayacak özel avantajlar sağlıyordu. Parti en büyük muhalefet partisi olduğu için hazine yardımından aslan payını alıyor, seküler seçmenin çoğunlukta olduğu yerlerde adayını belediye başkanı seçtiriyor ve parti içi demokrasi mumla arandığından eş-dost kim var ise milletvekili yapıyordu. Parti rejim değişinceye ve altındaki toprak kayıncaya kadar, ancak kısa bir özetini verebildiğimiz politika yapma konforuna kendini bırakmıştı.

4-Rejimin değişmesi dahi CHP’yi yönetenlerin aklını başına getirmeye yetmedi. Partinin genlerine işlemiş devlet kuruculuğu vasfı değişenin sadece rejim değil baştan aşağıya devlet aygıtı olduğu gerçeğini görmesini engelliyordu. CHP’nin kurduğu devletin temellerinde seküler bir toplumu hedeflemek, laiklikten asla vazgeçmemek ve daima muasır medeniyetten gözünü ayırmamak vardı. Eğer cumhuriyetin kuruluşunu felsefi anlamda tarihsel bir ‘olay’ sayacak olursak CHP aslında bu ‘olayın’ açığa çıkardığı değerlere sadakat göstermeliydi. Devlete sadakat olayın açığa çıkardığı değerlerden uzaklaşmamalı ve soyutlanmamalıydı. Sadakatin asıl nesnesi devletin kurucu vasıfları olmalıydı. CHP liderlikleri konforlu siyasetin gözbağcılığı, rejimin karakterini tanıma konusundaki ufuksuzlukları ve partiye her şartta koşulsuz destek veren milyonların varlığına rağmen artık serbest seçimleri bile ortadan kaldırma noktasına gelen bir iktidar karşısında harekete geçemiyordu.

5-Erdoğanist rejimin en büyük açmazı ise kurduğu rejimi tamamlayamamış olması, kurumsallaştıramamasıydı. Önceki rejim yıkılmış, fakat yenisinin inşası tam anlamıyla tamamlanamamıştı. Türkiye uluslararası ilişkilerin tüm parametreleri değişirken ne keskin jeopolitik fay hatlarının çok uzağında bir ülkeydi ne de bir rejim değişikliğinin sarsıntısız bir biçimde gerçekleştirilebileceği büyük doğal zenginliklere sahipti. Emperyalizme göbekten bağlı bir ülke olması hasebiyle de büyük emperyalist güçlerin doğrudan hedefindeydi. O nedenle Erdoğanist rejimin kurumsallaşması, ancak özgür, serbest, dürüst ve adil seçimlerin ortadan kaldırılması pahasına olabilirdi. Bu ise geniş halk kitlelerinin ceberrut bir devlet geleneği karşısında sahip olduğu tek demokratik vasıtanın ellerinden alınması demekti. İnsan hakları ve demokrasi bahislerinde temel bir eğitimden geçmemiş ve bu kavramlar konusunda derin bir hassasiyete sahip olmayan milyonlarca insan açısından, asıl olarak korktukları için sadakat gösterdikleri iktidarlar karşısında, sahip oldukları tek güvence oylarıydı. Devletin sahip oldukları oy nedeniyle kendilerini ‘adam’ yerine koyduğunu yaşayarak öğrenmişlerdi. Oy ile varoluşları arasındaki derin bağı bu sayede biliyorlardı. Oy ayrıca ekonomik kazanımları için devletle pazarlıklarında sahip oldukları yegâne araçtı.

6-Erdoğan sözde CHP’yi, ancak hakikatte milyonların asla vazgeçemeyecekleri en temel hakka el uzatmıştı. Erdoğan en güçlü rakibini yüz kızartıcı bir suçlamayla bertaraf ettiğinde, kitlelerin iddialarına salakça destek çıkacağını zannetmişti. Erdoğan kitlelerin kendinden ne kadar uzaklaştığını, aralarındaki duygusal bağın koptuğunu, onun kara dediğine artık kara demediğini anladığında ise iş işten geçmişti. İmamoğlu’nun tutuklanması ve milyonların asıl derdinin onun hakkındaki iddialar değil bizzat kendi varoluşları ile ilgili olduğu sokaklar dolmaya başladığında, Saraçhane’ye gidenler sel olup akmaya başladığında anlaşılacaktı. Milyonlar artık Erdoğan’ın lafzından uzaklaşmış ve eylemlere akan her bir kişi kendi varoluşu ile olaylar arasındaki bağı kendiliğinden kurmaya başlamıştı. Her birinin ayrı bir derdi, sorunsalı, sıkıntısı vardı. Ekonomik buhranın getirdiği öfke haysiyet isyanı ile birleşmişti.

7-Bu gelişmeler CHP’yi derin kış uykusundan uyandırmaya yetti. CHP’nin sırtını kitlelere dayamaktan başka alternatifi yoktu. Daha bir yıl önce iktidara boş yere normalleşme çağrısı yapan CHP, bu çağrının bir bumerang gibi kendine döndüğünü geç de olsa fark etmişti. Kurucu parti olmak, devlet ile iktidar arasında özenli ayrımlar yapmak, normalleşme çağrısı çıkarmak, son seçimden birinci parti olarak çıkmak, bunların hiç birisi iktidar karşısında CHP’yi düşman-öteki olmaktan kurtarmaya yetmiyordu. Devletin kurumlarının tek bir yerde toplandığı, Erdoğanizmin kurduğu rejimi kurumsallaştırmasının önündeki neredeyse tek engel CHP haline gelmişti. CHP ya ilelebet Erdoğanizmin çizdiği sınırlar içinde politika yapmayı kabullenip, majestelerinin muhalefeti haline gelecek ya da ‘olaya’ sadakatinden vazgeçmeyecekti. CHP salonlara, parlamento genel kurulları ile koridorlarına sıkışmış bir politika ile kitlelerin gücünü arkasına alan bir politikada yapma noktasına olayların sürüklemesi ile gelmişti.

8-Yarın toplanacak kurultay, iktidarın kendi niyetlerine alet ettiği yargısal bir operasyondan kurtulmak için yapılıyor olsa dahi, olayların mantığı kurultaya tarihi bir anlam yüklüyor. CHP’nin hizip savaşları ile yitireceği tek bir dakikası bile yok. Kim ki bu niyet ile politika sahnesinde gövdesini gösterirse onu sadece tarih değil kitlelerde asla affetmeyecek, lanetleyecek. Kim ki tarihin bu aralığında selden kütük kapmaya niyet eder kurnazlığı anlaşılıp hak ettiğini yaşayacak. CHP artık bir dönüm noktasına gelmiştir. 100 yıllık tarihinin hiçbir evresinde böylesine bir kuşatma altına alınmamıştı. CHP’nin cumhurbaşkanı adayı cezaevinde bulunuyor. Kurultayı ve kongreleri iptal edilmeye çalışılıyor. CHP iktidarın düşman-ötekisi haline getiriliyor. CHP ya teslim olacak ya da sadakat nesnesine bağlılığından bir adım geri atmayacak ve hasmına meydan okuyacak. Gerisi teferruattır.