Hacı Hüseyin Kılınç

Hacı Hüseyin Kılınç

Avukat

Kitlelerin gücü

A+A-

Marksist gelenek içinde kitlelere ve onların kendiliğindenci enerjisine en fazla inanan Marksist hiç kuşkusuz ki Rosa Luxemburg’du. Fransız devrimi ile birlikte ortaya çıkmış ve bütün bir 19.yüzyıl boyunca hâkim devrimcilik tarzı olmuş Jakobenizmin hiç adını anmaksızın şöyle diyordu: ‘en geniş kitlelerin desteğine ve varlığına yaslanmak her gerçek sınıf mücadelesi için bir zorunluluktur. Bunu hesaba almak yerine, askeri disipline sahip küçük bir proletarya grubunun hazır kıta yürüyüşüne dayanmayı tercih eden bir strateji yenilmeye mahkûmdur.’ 19.yüzyıl devrimciliği kitleler tarih sahnesine bu yüzyılda çıkmış olmasına karşılık devrimciliği çoğunluğun değil azınlığın bir işi olarak görüyordu. Kitleler ancak örgütlü bir azınlık tarafından siyasal iktidar hedefine doğru itildikçe üzerlerine düşen rolü yerine getirebilirlerdi. Yine kitleler siyasal iktidar perspektifine sahip devrimci bir azınlık tarafından değil egemen güçler tarafından karşı devrimci niyetler içinde harekete geçirilebilirdi. 19.yüzyıl devrimciliği kitlelerin gücü olmaksızın hâkim sınıfların bir aparatı olarak gördüğü devlet aygıtını yıkamayacağını biliyordu, ama işte kitlelere biçtiği rolde, ancak bu kadardı. Jakobenizme özgüleyebileceğimiz bu tarz devrimcilik kitleleri tarih yapıcılar olarak görmüyordu.

Dönemin siyasal mücadelelerinin kalbinin attığı yer ise barikatlardı. Barikatlar tıpkı klasik savaşlarda olduğu gibi savaşan güçleri karşı karşıya getiriyordu. Geçmişte ordular büyük bir arazide güçlerini karşı karşıya getiriyor ve karşılıklı manevralarla birbirini yıpratıp dize getirmeye çalışıyordu. Ancak savaş teknolojisinin gelişmesi ile birlikte düzenli orduların karşı karşıya geldiği ve esasını manevra savaşlarının oluşturduğu savaş biçimi birinci dünya savaşı ile birlikte siper yani mevzi savaşlarına bırakacaktı. Artık topun ve ateş gücü yüksek silahların çok yoğun biçimde kullanıldığı, ancak hava bombardımanlarının başlaması için ikinci dünya savaşının beklenmesinin gerektiği bir çağda ordular siperlerde mevzi tutarak araziyi düşmana terk etmeme ve fırsat bulduğu takdirde düşman arazisine el koyma mücadelesi veriyordu. Siper savaşları çok yıpratıcı ve tahrip ediciydi. Ordular göğüs göğüsse savaşıyordu.

Barikat savaşları da öyleydi. Düzen güçlerine karşı barikatlarda mücadele verenler güçlerini cesaretlerinden alıyordu. Düzen güçleri atlara, ateşli silahlara ve barikatları yok edecek toplara sahipti. Karşısındakiler gücünü öncelikle cesaretlerinden alıyordu. Ayrıca kentin dar ve çıkmaz sokakları onlara avantajlar sunuyordu. Başta Fransa olmak üzere 1848 ihtilallerine kadar siyasal iktidar mücadelesinin boy gösterdiği yer barikatlardı. Barikatları ortadan kaldırmak için geniş bulvarlar açmak fikrîde ilk önce Fransızlardan geldi. İmparator Napolyon’un yeğeni 3.Napolyon Paris kentinin şehir planını baştan aşağı değiştirtti. Baron Haussman’ın yeni yaptığı plan ile Paris’in bütün dar ve çıkmaz sokakları yıktırıldı. Geniş bulvarlar açtırıldı. Bu bulvarlar sayesinde düzenli ordu ayaklanmacılara karşı şehirde rahatlıkla mobilize olabilecekti.

Dar ve çıkmaz sokakların ortadan kaldırılması barikat savaşlarının sonunu elbette getirmedi. Her ayaklanmada, isyanda yine barikatlar kurulmaya devam etti. Ama artık barikatların arkasına kitleler yığılmaya başladı. 1815, 1830, 1848 ayaklanmalarında siyasal iktidar mücadelesi düzen güçleri ile örgütlü güçler arasında yaşanıyordu. Kitleler tam anlamıyla tarih sahnesine çıkmamışlardı. Kendilerini ilk defa 1848 ayaklanmalarında gösterdiler ve barikatların arkasına gövdelerini koydular. Kitlelerin bu gücü karşısında düzen güçleri kentsel mekânı düzenli orduların rahat mobilize olabilecekleri şekilde yeniden düzenlediler ve bunun avantajını 1871 Paris Komününde yaşadılar. Paris halkı Prusya karşısında yenilen ve onursuz bir barışı kabullenen Versay karşısında kenti Prusya ordusuna teslim etmemeye karar verdi. Ancak 71 gün dayanabildiler. Bir avuç hain dışında tüm Paris halkı hem işgalci Prusya ordusuna hem de onlarla işbirliği yapan Versay’daki düzen güçlerine kahramanca direndiler.

Kitleler artık tarih sahnesine çıkmaya başlamıştı. Hâkim sınıfların ve son tahlilde onların bir baskı aygıtı olan modern devletlerin karşısındaki tek caydırıcı güçtüler. Gösteriler, protestolar, grevler ve grevlerin siyasileşmiş bir biçimi olan genel grevler kitlelerin kendilerini ifade biçimleriydi. Kitlelerden duyulan irkilti ve tiksinti de onların tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte başladı. Alman filozof Friedrich Nietzsche’de bu tiksinti şahikasına vardı. Filozof kitleleri hor görüyor ve bayağı buluyordu. Eski Yunan’a ve aristokratik değerlere hayranlığı ile tanınan filozofa göre kitleler düşük ahlak sahibi, zevksiz ve soylu değerlerden bütünüyle yoksun bir güruhtu. Kültürsüz, banal ve köle ahlakına sahiptiler. Estetikten yoksun, kültürden bihaberdiler. Kitlelere güvensizlik Alman düşüncesine hâkim olacaktı. Bizdeki faşistlerinde çok tuttuğu biri olan Gustave Le Bon ‘Kitlelerin Ruhu’ adlı çalışmasında tümüyle psikolojik önyargılarla dolu bir kitle analizi ortaya atacaktı.

Yeniden Rosa ’ya dönelim. Rosa için kitleler tarihi yapacak olan gerçek güçtü. Kitlelere duyduğu inanç demokrasiye bağlılığından geliyordu. Kitleler aydınlar gibi kitaplardan değil deneyimlerinden öğrenirdi. Kitleler teorik değil pratik düşünürdü. Önlerine çıkan sorunlarla meşgul olurlardı. Kitleler demokrasiyi de ancak pratik içerisinde deneyimleyerek sindirirdi. Eğer Marx’ın dediği gibi tarih sınıf mücadelelerinin tarihi ise hakim sınıflara karşı bu mücadeleyi verenlerde sıradan insanlar yani kitlelerdi. Her azınlık girişimi isterse devrimci söylemlerle verilsin eğer kitlelere rağmen veriliyorsa varacağı yer bir despotluktu Rosa için. Bu tür girişimlerin yegâne supabı kitlelerin demokratik eylemiydi. Rosa’yı diğer Marksistlerden ayırt eden şey kitlelere sınırsız güvenle birlikte onların sadece kendi deneyimlerinden öğrenecekleri konusundaki sarsılmaz inancıydı. Demokrasi de buydu zaten. Demokrasi ancak pratik içinde öğrenilir, yaşanılır ve deneyimlenirdi. Üstelik kitleler bir kez harekete geçtiğinde onları durdurabilmek imkânsızdı. Kitlelerin harekete geçtiği anlarda partilere düşen rol ‘bu mücadelelerin politik yönlerini ortaya koymak ve kararlı, sonuca giden bir taktik formüle etmekten’ ibaret olmalıydı. Kitleler bir kez harekete geçtiğinde artık onları ne düzen güçleri ne de temsilcileri olduğunu zanneden partiler kontrol edebilirdi. ‘ … kartopu bir kez yuvarlanmaya başladığında onu asla (kimse) durduramazdı’.

Önceki ve Sonraki Yazılar