Gençliğin İsyanı
Evvela gençlik nasıl bir dünyaya isyan ediyor ona bir bakalım. Dünya nüfusunun %10’luk bir dilimi mevcut sermayenin %86’sını elinde bulunduruyor. Bu sınıfın en üst dilimindeki sadece %1’lik bir kesim ise el konulan sermayenin %46’sına hükmediyor. Geriye kalan %14’lük dilimi ise dünya nüfusunun %90’ı paylaşıyor. Bu %90’lık dilimin içindeki %50 ise hiçbir şeye sahip değil. %50’lik dilimin emek gücünü dünyanın patronlarına satmak dışında hiçbir gücü bulunmuyor; o da böyle bir imkâna sahip olabilirlerse eğer. Emek güçleri dışında hiçbir sermayeye sahip olmayan %50’lik büyük dilimi dışarıda bıraktığımızda, toplam sermayenin yalnızca %14’lük bir dilimi için oligarşik sınıf dışında geriye kalan herkes büyük bir savaş veriyor. Bunlar artık sermayeye bir daha ulaşma imkânından yoksun bırakılanlar ile ellerinde olanı vahşice korumaya çalışanlar arasında bölünüyor. Demokrasinin orta sınıflar sayesinde ayakta kaldığı ve batının gelişmiş kapitalist ülkelerinde toplumsal yelpazenin 1/3’ünün zenginlerden, 1/3’ünün orta sınıflardan, 1/3’ünün ise yoksullardan oluştuğu ve batı demokrasilerinin asıl olarak 1/3’lük orta sınıflara dayandığı iddia edilirdi. Toplam sermayenin yalnızca %14’üne sahip olmak için verilen mücadele batı dışı toplumlarda eskinin orta sınıflarını nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksulların saflarına doğru iterken batıda da demokrasinin teminatı sayılan orta sınıfları aynı kader ile baş başa bırakıyor. Dünyanın geleceği %14’lük dilime ulaşmak için umutsuzluk ile saldırgan bir vahşilik arasında salınan orta sınıfların entelektüelleri ile dünya nüfusunun sermayeden yoksun bırakılmış %50’lik dilimi arasında kurulacak bir siyasal ittifaka bağlı görünüyor.
Gençlik işte böylesine vahşi yani oligarşik sınıfın %1’lik bir diliminin toplam sermayenin %46’sını kontrol ettiği, dünya nüfusunun %50’sinin ise sıfır sermayeye sahip olduğu bir dünyada yaşıyor. Gençlik için beceri ve yetenekleri ile eğitim sermayesine ulaşıp itibar edilen bir mesleğe sahip olarak orta sınıflara dâhil olma imkânı her geçen gün zorlaşıyor ve hatta imkânsızlaşıyor. Toplumun kırda ve kentte yaşayan alt sınıfları için geçmişte çocuklarına bırakabilecekleri en iyi miras, onları Fransız sosyolog Bourdieu’nun sembolik sermayenin bir parçası saydığı eğitim sermayesi ile donatmaktı. Okullaşma oranının bugünkü kadar kitlesel ölçeklere ulaşmadığı zamanlarda ancak dar bir zümre okuyabilir ve eğitim sermayesine sahip olabilirdi. O nedenle alt sınıflar ellerindeki tüm birikimi yetenekli çocuklarının bu sermayeye ulaşması için seferber ederdi. Liseleşme ve üniversiteleşme oranının çok düşük olduğu ve toplumun daha henüz geleneksel simgeleştirmeler etrafında bütünleşmesini kurduğu zamanlarda eğitim sermayesine sahip olmak kişiyi kendiliğinden orta sınıflara dâhil ederdi. Bu sermayeye sahip olmak yalnızca sınıfsal mobilizasyon anlamına gelmezdi. Eğitim kişiye hem bir kariyer imkânı sunar hem de toplum içinde bir prestij sağlardı. Yoksul aileler bu prestij sayesinde çevrelerinden saygınlık ve itibar görürdü.
Gençliğin sayısal olarak, ancak bir azınlığı bu fırsatı yakalayabilirdi. Çünkü bir meslek sahibi olarak devlet bürokrasisine girmek veya sermayenin ihtiyaç duyduğu beceri ve yeteneklere sahip olmak için aranan kıstaslara sıkı bir elemeden geçtikten sonra ulaşılırdı. Genç çok uzun sürecek bir eğitim ve öğretimden geçtikten sonra bu aşamaya geleceği için hem ailenin hem de toplumun beklentisi yüksek olurdu. Geriye kalanlar ise çok beklemeksizin hayata dâhil olurlardı. Hayata dâhil olmak toplumun kabul ettiği inisiyasyondan geçmeyi gerektirirdi. Erkekler için bu askerlik ve evlilikti. Geleneksel toplumlarda askerlik artık gençlikten uzaklaşıp yetişkinliğe giriş yapmak demekti. Kızlar için ise yetişkinliğe geçiş evlilik ve anne olmakla başlardı. Eğitim sermayesine ulaşmak için uzun bir eğitim ve öğretim sürecini göze almayan gençler bir mesleğe yönlendirilirdi. Artık bunlar işçi gençlerdi ve bunlar kendi kategorilerinde çoğunluğu oluştururlardı.
Hayat dediğimiz şey gencin önüne çok fazla bir alternatif sunmazdı. Genç ya tutkuları, anlık arzuları ile heyecanlarının peşinde sürüklenirdi ya da toplumsal düzen içinde bir kariyer kovalardı. İlkini tercih edenler için ‘hızlı yaşadı’ derlerdi. Bunlar toplumun geleneksel değerlerinin dışına çıkmayı göze alırlardı. Oyuna, hazza, tutkulu bir aşka, eğlenceye kendini bırakırlardı. An’a odaklanır ve yaşam denilen şeyi parçalara ayırırlardı. Yaşam onlar için tutkusal bir bütünlükten yoksundu. Çoğunluk geleneksel değerlere uygun bir biçimde yaşamı bir maraton olarak kurgular ve temposunu bu uzun koşuya uydurmaya çalışırdı. Genç önce askerliğini ve evliliği yaparak yetişkin sıfatını edinecek, çocuklarına elden geldiğince iyi bir yaşam hazırlamaya çalışacak ve en sonunda bir yaşlı olarak saygı görerek dünyaya gözlerini kapatacaktı. Geleneksel dünyanın bir gence sunduğu hayat hem öngörülebilir hem de hiyerarşikti. Bir genç daha yolculuğun en başında kendini neye hazırlaması gerektiğini bilir ve öğrenirdi. Geleneksel toplumun hiyerarşileri gence bunu öğretirdi. Bunun dışına çıkmak maceralıydı. Akıbet belirsizleşebilir ve norma geri dönmeye fırsat olmayabilirdi.
Böyle bir dünyada gençliğin gideceği yollar belliydi. İşçileşen gençler çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamalarından geçerek güvenceli bir çalışma ilişkisine sahip olacak, yetenekli çocuklarını kendisi gibi işçi olmasın diye varını yoğunu vererek okutacak ve eğitim sermayesi ile donatarak sınıf atlatacak veya kendinden olanlarda proleter ordusuna dahil olarak önlerine önceden konulmuş hayatın normları ile barışık biçimde yaşayacaklardı. Böyle bir dünyada sınıfsal mobilizasyon kapalı olmamakla birlikte herkese de açık değildi. Bir kere eğitim ve öğretim hayatı bir genci çok uzun bir süre çalışma yaşamının dışında bıraktığından ailenin ya bu süreyi üstlenecek birikimi olmalıydı veya tüm aile bunun için fedakârlıkta bulunmalıydı. Eğitim sermayesi ile donanmış ve bu sayede kalifiye bir meslek edinmiş genç ise toplum nazarında itibar edilen bir sembolik sermayeye ulaşmış kabul edilirdi. Bu aile ve kendisi için bir prestij vesilesiydi.
Ancak bir genci bekleyen bu iki hayat da aslında bir genci ‘nasıl bir hayat ve gerçek bir hayat nedir’ sorgulamasından alıkoyardı. Biri geleneksel dünyanın normları kabul edilerek ve bu normlar sorgulanmaksızın ve onlara uyum sağlayarak edinilen diğeri de tümüyle kariyere yani toplum içinde daha yükseğe ulaşmayı hedefleyen bir hayattı. Yani sorgulanmayan ve her hangi bir sorgulamadan geçirilmeden kabullenilen hayatlar. İkisi de görece konforluydu. Gençlik isyanlarının en bilineni ve en muhteşemi kabul edilen 68 gençliğin bu konforu elinin tersiyle itmesi sonucunda ortaya çıkmıştı. Her biri çok rahat orta ve yüksek sınıflara erişebilecek sembolik sermayeye sahip gençler sorgulanmayan bir hayatın anlamsızlığını peşinen kabullendikleri için isyanın saflarına geçtiler.